TÜRK EPSTEİNLERİ
TÜRK EPSTEİNLERİ
Cemal Akkuş'un yazısı...
Cemal Akkuş'un yazısı...
SİYASETİN DİZAYN EDİLMESİNDE SEKS TUZAĞI VE ÇOCUK TİCARETİ
Türkiye'nin yakın siyasi tarihi, "bel altı" vuruşlar olarak nitelendirilen ancak etkileri itibarıyla rejimleri sarsan, parti yönetimlerini değiştiren ve toplumsal algıyı dönüştüren operasyonlarla doludur. "Türk Epsteinleri" kavramı, bu operasyonlar silsilesini tek bir çatı altında toplayan, hem yerel siyasi şantaj dinamiklerini hem de küresel çocuk istismarı ağlarını işaret eden genel bir tanımlamadır. Bu kavram, ABD'li sapkın Jeffrey Epstein'in kurduğu pedofili ağının "yerli" versiyonlarının varlığına dair bir şüpheyi ve siyasetçilerin bu ağlarla olan karanlık ilişkilerini sorgulama isteğini yansıtmaktadır.
Rus istihbarat terminolojisinden dünya literatürüne giren "Kompromat" (şantaj dosyası), bir siyasetçiyi, bürokratı veya iş insanını kontrol etmek, itibarsızlaştırmak veya tasfiye etmek amacıyla toplanan mahrem bilgileri ifade eder. Türkiye'de 2000'li yılların başından itibaren, özellikle dijital gözetim teknolojilerinin yaygınlaşması ve devlet içindeki illegal yapılanmaların (başta FETÖ olmak üzere) bu teknolojileri tekeline almasıyla birlikte, "özel hayatın gizliliği" kavramı, bir güvenlik açığına dönüşmüştür.
Deniz Baykal kaset olayı, bu dönüşümün en somut örneğidir. Olay, sadece bir parti liderinin yasak ilişkisinin ifşası değil, Türkiye'nin ana muhalefet partisinin (CHP) ideolojik ve kadrosal yapısının değiştirilmesine yönelik bir "dış müdahale" olarak okunmuştur.
2021 yılında organize suç örgütü lideri Sedat Peker'in, YouTube videoları ve Twitter paylaşımlarıyla başlattığı ifşaat süreci, "Kompromat" kültürüne yeni bir boyut kazandırmıştır. Peker, kaset olaylarının sadece teknik bir takip işi olmadığını, bu işin bir de "insan kaynağı" boyutu olduğunu iddia etmiştir. Korkmaz Karaca hakkında ortaya attığı "siyasetçilere kadın temin etme" ve "şantaj kasetlerini yönetme" iddiaları, sistemin işleyişine dair içeriden bir bakış sunmuştur.
2024 ve 2026 yılları arasında ABD'de açılan Epstein dava dosyaları, Türkiye'deki tartışmaları yerel bir siyasi çekişmeden çıkarıp, uluslararası bir suç örgütü soruşturmasına dönüştürmüştür. Dosyalarda Türkiye'nin adının geçmesi, 1999 depreminde kaybolan çocuklar ve İncirlik Üssü gibi hassas konuların yeniden gündeme gelmesine neden olmuştur. "Türk Epsteinleri" kavramı, tam da bu noktada, yerel şantajcılar ile küresel çocuk tacirleri arasındaki olası işbirliğini sorgulayan bir metafor olarak önem kazanmaktadır.
Bir Siyasi Mühendislik Projesi Olarak Deniz Baykal Kaset Olayı
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianameler ve daha sonraki yargılamalarda ortaya çıkan deliller, Deniz Baykal'a yönelik operasyonun anlık bir dürtüyle değil, aylar süren titiz bir istihbarat çalışmasıyla hazırlandığını ortaya koymuştur.
İddianameye göre, operasyonun fiili başlangıç tarihi 28 Ağustos 2008'dir. Ankara İstihbarat Şube Müdürlüğü'nde görevli, daha sonra FETÖ üyeliğinden yargılanacak olan polis memurları teknik takip cihazlarını (böcekleri) Baykal’ın evine yerleştirmişlerdir.
Bu olay, devletin resmi istihbarat birimlerinin (Emniyet İstihbarat), görevlerinin sağladığı imkanları yasa dışı kullanarak, siyasi bir hedefi gözetlemek ve tuzağa düşürmek için nasıl kötüye kullandığının en çarpıcı kanıtıdır.
Operasyonun sadece Baykal'ın eviyle sınırlı kalmadığı, hedefteki diğer isim olan dönemin CHP Ankara Milletvekili Nesrin Baytok'un da takibe alındığı belirlenmiştir. Baytok'un Çukurambar semtindeki evine yapılan teknik incelemelerde, gözetim teknolojisinin ulaştığı boyutlar dehşet vericidir.
6 Mayıs 2010 gecesi, elde edilen görüntüler internet ortamına düşmüştür. Görüntülerin servis edilme süreci, FETÖ'nün medya ve internet yapılanmasının koordinasyonunu gözler önüne sermektedir.
İddianameye göre, elde edilen ham görüntüler ilk olarak örgüt içinde "arşivci" veya "operasyonel medya sorumlusu" olarak bilinen Cevheri Güven'e ulaştırılmıştır. Güven, bu görüntüleri yayınlaması için "internethaber.com" yöneticileri Süleyman ve Abdülbaki Özışık'a götürmüş, ancak bu isimlerin reddetmesi üzerine alternatif kanallar devreye sokulmuştur.
Nihayetinde görüntüler, "habervaktim.com" adlı sitenin ihbar hattına gönderilmiş ve sitenin yazarı Yener Dönmez tarafından, "metacafe" adlı video paylaşım sitesine yüklenerek yayına sokulmuştur. Videonun başlığı ve sunum şekli, olayın siyasi etkisini maksimize edecek şekilde, ahlaki bir yargılama içeren ifadelerle kurgulanmıştır.
Videonun yayınlanmasından sonraki 72 saat, Türk siyasetinin en kaotik dönemlerinden biridir. Deniz Baykal, 10 Mayıs 2010'da düzenlediği basın toplantısında, olayın bir "kaset skandalı" değil, bir "komplo" olduğunu vurgulayarak CHP Genel Başkanlığı'ndan istifa etmiştir.
Olayın üzerinden geçen yıllar ve Türkiye'deki siyasi iklimin değişmesi (17-25 Aralık 2013 ve 15 Temmuz 2016 süreçleri), kaset kumpasının faillerinin yargılanmasının önünü açmıştır. Davanın iddianamesinde 171 sanık yer almıştır. Bu sanıklar, rastgele kişiler değil, dönemin en kritik güvenlik bürokratlarıdır. 2021 yılında sonuçlanan davada, mahkeme sanıklara rekor cezalar yağdırmıştır.
"Aracılar" ve Siyasi Şantajın Ekonomi Politiği: Korkmaz Karaca Dosyası
Sedat Peker’in paylaşımları, FETÖ kumpası yanında siyasi pezevenkliğin ve bu yapının bilgileri kullanılarak siyasetin nasıl dizayn edildiğini ortaya koymuştur. Bu iddiaların merkezine yerleşen isim ise Korkmaz Karaca oldu.
Sedat Peker, yayınladığı videolarda ve attığı tweetlerde, Korkmaz Karaca'yı hedef alan çok ağır ithamlarda bulundu. Peker'in anlatısı, Türkiye'de siyasetin finansmanı ve kontrolü mekanizmalarında cinselliğin nasıl bir "para birimi" olarak kullanıldığını detaylandırıyordu.
Karaca, uzun yıllar Deniz Baykal'a en yakın isimlerden biri olmuş, CHP Parti Meclisi üyeliği yapmıştır. Baykal'ın "kara kutusu" olarak anılmıştır. Baykal'ın tasfiyesi ve Erdoğan ile yakınlaşma sürecinden sonra Karaca, radikal bir kararla AK Parti saflarına geçmiştir. Peker, Karaca'nın Maltepe'de sıradan bir evden Çekmeköy'de süper lüks villalara ve Maxx Royal gibi otellerde konaklama lüksüne nasıl ulaştığını sorgulamış, bunun kaynağının "sinyalcilik" (aracılık/komisyonculuk) ve şantaj olduğunu öne sürmüştür.
30 Ağustos 2022 tarihinde Korkmaz Karaca, Twitter hesabı üzerinden yayınladığı bir açıklama ile tüm görevlerinden istifa ettiğini duyurmuştur.
Küresel Ağın Türkiye Uzantıları: Epstein Dosyaları
Jeffrey Epstein'in ABD'de kurduğu, dünya liderlerinin, prenslerin ve iş insanlarının dahil olduğu pedofili ve seks ticareti ağı, 2024 yılı itibarıyla Türkiye'nin de gündemine bomba gibi düşmüştür. Dosyaların gizliliğinin kaldırılmasıyla ortaya saçılan belgeler, "Türk Epsteinleri" kavramının uluslararası boyutunu gözler önüne sermiştir.
Epstein davasına ilişkin 943 sayfalık iddianame ve ek belgelerde, iki Türk vatandaşının ismi net bir şekilde geçmektedir. Bu isimlerin varlığı, ağın Türkiye ile olan ilişkisinin niteliğini sorgulatmıştır.
Epstein'in özel uçağının uçuş kayıtlarında "Banu Küçükköylü" ismi yer almaktadır. İngiliz medyası, Küçükköylü'nün Prens Andrew ile Epstein arasındaki ilişkide bir figür olduğunu, hatta mağdur Virginia Giuffre ile aynı uçakta seyahat ettiğini öne sürmüştür.
Banu Küçükköylü, yaptığı açıklamada, 1991 Türkiye Güzellik Yarışması'na katıldığını, bir dönem ABD'de emlak danışmanlığı yaptığını doğrulamış, ancak Epstein'i tanımadığını ve uçaktaki kişinin kendisi olmadığını (isim benzerliği) savunmuştur. Küçükköylü, bu konuda ABD mahkemesinden aldığı bir kararı da Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na sunmuştur.
Bir "isim benzerliği" savunması hukuken geçerli olabilir. Ancak 1990'larda ABD'de bulunan, güzellik yarışması geçmişi olan ve soyadı "Küçükköylü" gibi nadir bulunan bir Türk vatandaşının, Epstein'in uçağındaki bir başka "Banu Küçükköylü" ile karıştırılma ihtimali istatistiksel olarak düşüktür. Yine de kesin hüküm için parmak izi veya pasaport kaydı eşleşmesi gerekmektedir.
Uçuş kayıtlarında adı geçen bir diğer Türk vatandaşı Türabi Fırat’tır.
Fırat, o dönemde ABD'de lüks bir otelde yiyecek-içecek müdürü olarak çalıştığını, iş gereği pek çok ünlüyle temas ettiğini ancak Epstein'in uçağına binmediğini ve onu tanımadığını beyan etmiştir.
Otel yöneticilerinin zengin müşterilerle seyahat etmesi veya onlara eşlik etmesi sektörde rastlanan bir durumdur. Ancak Epstein'in uçağı ("Lolita Express"), iş seyahatlerinden ziyade özel partiler ve "transferler" için kullanıldığından, Fırat'ın bu uçakta bulunması (eğer doğruysa) şüphe uyandırıcıdır.
Epstein dosyalarındaki en kritik detay, bir isimden ziyade bir "soru"dur. Epstein'in suç ortağı ve "kadın bulucusu" (madam) olarak bilinen eski model Adriana Ross'un sorgusunda, savcılık makamı şu soruyu yöneltmiştir:
"Türkiye'den, Çek Cumhuriyeti'nden veya Asya ülkelerinden kız çocuklarını ABD'ye getirip getirmediğinizi söyleyebilir misiniz?"
Adriana Ross, bu soruya (ve diğer yüzlerce soruya), ABD Anayasası'nın 5. maddesi (kendi aleyhine tanıklık etmeme hakkı) gereği sessiz kalarak yanıt vermemiştir.
Hukuk tekniği açısından, "susma hakkı" bir ikrar (kabul) değildir. Ancak soruşturma makamının (FBI veya Savcılık) elinde, Türkiye'den çocuk getirildiğine dair bir istihbarat, uçuş kaydı veya tanık ifadesi olmasaydı, bu kadar spesifik bir soru ("Türkiye" adını geçirerek) sorulmazdı. Bu detay, Türkiye'den çocuk kaçırıldığı şüphesini "komplo teorisi" olmaktan çıkarıp, "adli bir olasılık" haline getirmiştir.
En Karanlık Teori: 1999 Depremi, Kayıp Çocuklar ve İncirlik Üssü
Epstein dosyalarındaki "Türkiye" ibaresi, toplumsal hafızadaki en büyük travmalardan biriyle, 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi ile birleşerek korkunç bir iddiaya dönüşmüştür. Bu iddia, deprem kaosunda kaybolan çocukların, uluslararası organ ve seks ticareti şebekeleri tarafından kaçırıldığı ve İncirlik Üssü'nün bu süreçte lojistik merkez olarak kullanıldığı yönündedir.
Büyük felaketler, insan kaçakçıları için her zaman bir "fırsat" ortamı yaratır. 1999 depreminde on binlerce insan hayatını kaybetmiş, binlerce çocuk ailesiz kalmış, devlet otoritesi günlerce bölgeye tam hakim olamamıştır.
Bölgeye gelen yabancı yardım ekipleri, hastane gemileri ve askeri unsurların denetimsizliği içinde, bazı çocukların "tedavi" veya "koruma" bahanesiyle alındığı ve bir daha geri dönmediği öne sürülmektedir.
TÜİK verilerine göre, 2008-2016 yılları arasında (depremden yıllar sonra bile) Türkiye'de 11 yaşından küçük 2.429 kız çocuğunun kaybolduğu raporlanmıştır. Deprem dönemine ait net kayıp çocuk verisi ise devlet arşivlerinde "muğlak" kalmıştır.
Bu iddiaların tarihsel zemininde, 1999 depremi sonrasında bölgeye gelen yabancı yardımlar ve ABD'ye ait hastane gemileri etrafında dönen tartışmalar da önemli bir yer tutmaktadır. Dönemin Sağlık Bakanı Osman Durmuş, dış yardımlara ve özellikle ABD hastane gemilerinin bölgedeki faaliyetlerine karşı çıkarak sert bir tepki göstermiştir. Durmuş'un yabancı müdahalesine yönelik bu itirazları o dönem hükümet seviyesinde diplomatik bir krize dönüşmüş; Dışişleri yetkilileri durumu toparlamaya çalışmış ve ABD Büyükelçiliği daha sonra gemilerle ilgili bir uyuşmazlık yaşanmadığını diplomatik bir dille açıklamak durumunda kalmıştır. Ancak Osman Durmuş'un o günlerde yabancı sağlık gemilerine ve personeline karşı gösterdiği bu şüpheci refleks, yıllar sonra ortaya atılan "tedavi bahanesiyle çocukların yabancı hastane gemilerine alınıp kaçırıldığı" yönündeki iddiaları besleyen argümanlardan biri haline gelmiştir.
İYİ Parti Grup Başkanvekili Dr. Turhan Çömez, Aralık 2025'te yaptığı açıklamalarda, Epstein belgeleri ile Türkiye'deki kayıp çocuklar arasında doğrudan bir bağ kurmuştur. Çömez'in iddiaları şunlardır:
Epstein'in adasındaki mağdur ifadelerinde veya notlarda, "İngilizce bilmeyen", "Türkçe konuşan" veya Türkiye'den geldiği ima edilen çocukların varlığına dair detaylar bulunmaktadır.
Epstein'in pilotunun veya bağlantılı uçakların, İncirlik Üssü veya Türkiye'deki diğer noktalara şüpheli iniş-kalkışlar yaptığı, bu uçuşların diplomatik/askeri dokunulmazlık zırhı altında denetlenmediği öne sürülmektedir.
İncirlik Üssü'nün ABD toprağı statüsünde olması ve Türk makamlarının denetimine kapalı alanlar barındırması, burayı yasa dışı transferler için ideal bir "kara delik" haline getirmektedir.
Adana Meydan Doğumevi, İncirlik Üssü ve Yasa Dışı Evlat Edinme İddiaları
İncirlik Üssü üzerinden çocuk ticareti yapıldığına dair uluslararası iddialar, yerel ölçekte patlak veren bir başka skandalla doğrudan kesişmiştir: Adana Meydan Doğumevi Skandalı. Bu olay, çocukların yasa dışı evlatlık verilmesi ve satılması ağına dair somut şüpheler barındırmaktadır.
Sürecin yerel ayağı, Adana Meydan Doğumevi'nde doğum yapan pek çok annenin, hastane önünde toplanarak eylem yapması ve bebeklerinin kendilerinden çalındığını iddia etmesiyle kamuoyuna yansımıştır. Hastanede doğum yapan kadınlara, bebeklerinin doğum sırasında veya hemen sonrasında "öldüğü" söylenmiş, ancak ailelere herhangi bir ölüm raporu, cenaze veya defin belgesi verilmemiştir.
Aralarında henüz 17 yaşındayken doğum yapan Zeynep Çağlardere gibi annelerin de bulunduğu grup, cenazeyi istediklerinde hastane yetkililerinin "Siz cenaze işlerine karışmayın, belediye cenazeyi kaldırıyor" şeklinde yanıtlar verdiğini belirtmişlerdir. Aileler, bebeklerinin ölmediğine ve başka ailelere satılarak yasa dışı şekilde evlatlık verildiğine inanmaktadır.
Bu vahim iddiaların ardından Adana Cumhuriyet Başsavcılığı hızla harekete geçerek resmi bir soruşturma başlatmıştır. Başsavcılık, İl Emniyet Müdürlüğü'ne talimat vererek olayların ve iddiaların detaylıca araştırılmasını, hastane bilgi ve kayıtlarının temin edilmesini, mağdur ifadelerinin alınmasını ve olası suç delillerinin elde edilerek şüphelilerin yakalanmasını istemiştir. Eş zamanlı olarak, Sağlık Bakanlığı'na bağlı müfettişler de iddiaları idari açıdan incelemeye almıştır.
Bu yerel hastane skandalını uluslararası çocuk ticareti (Epstein ağı ve İncirlik iddiaları) şüphesine bağlayan en kritik gelişmelerden biri, ABD'nin resmi diplomatik müdahalesi olmuştur. Soruşturma süreci devam ederken dönemin ABD Adana Konsolosu Linda Stuart Specht, çocuk satılması iddialarıyla ilgili olarak savcılığa "yardım teklifinde" bulunmuştur. Specht, "ABD'de evlat edinme konusu çok hassas bir konudur. Türkiye hükümeti evlat edinme konusunda yapılan işlemlerle ilgili talepte bulunursa Konsolosluk olarak yardımcı olmaya hazırız" şeklindeki açıklamasıyla, Adana'da kaybolan çocukların yasa dışı yollarla ABD'ye götürülmüş olabileceği ihtimalini zımnen de olsa gündeme getirmiştir.
Bu iddialar ve diplomatik refleksler, TBMM'ye sunulan soru önergelerinde de yer bulmuştur. Önergelerde, "1999 Depremi sonrası kayıp çocuk dosyaları ve Adana Meydan Doğumevi iddialarının, Epstein davasındaki uluslararası bağlantılar (İncirlik Üssü iddiaları) kapsamında bütüncül bir soruşturma ile yürütülmesi" resmi olarak talep edilmiş ve olayların Epstein davasındaki küresel suç ağı modelleriyle ilişkili olabileceği vurgulanmıştır.
Cumhuriyet Savcılığı Harekete Geçti
Bu iddiaların yoğunlaşması üzerine Türk yargısı harekete geçmek zorunda kalmıştır.
Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği'nin 2024 yılındaki suç duyurusu, "somut delil yokluğu" gerekçesiyle 16 Haziran 2025'te takipsizlikle sonuçlanmıştır. Savcılık, suçun Türkiye'de işlendiğine dair kanıt bulamadığını belirtmiştir.
ABD Adalet Bakanlığı'nın 2025 sonunda açıkladığı 3 milyon sayfalık yeni belgeler ve kamuoyu baskısı, savcılığı 23 Aralık 2025'te resen yeni bir soruşturma başlatmaya itmiştir.
Soruşturma kapsamında, Epstein dosyalarındaki tüm "Türkiye" atıfları taranmakta, 1999 depremi sonrası kayıp başvuruları ile Epstein mağdurlarının profilleri eşleştirilmeye çalışılmaktadır. Savcılık kaynakları, amacın "tüm olası failler ve bağlantılar hakkında etkin bir soruşturma yürütmek" olduğunu belirtmektedir.
Üç Farklı Olay, Tek Bir Yöntem
"Türk Epsteinleri" raporu, birbirinden bağımsız gibi görünen üç olayın (Baykal Kaseti, Korkmaz Karaca İddiaları, Epstein Dosyaları/Kayıp Çocuklar) aslında aynı suç ekosisteminin parçaları olduğunu göstermektedir. Bu ekosistemin temel dinamikleri şunlardır:
Cinselliğin Araçsallaştırılması: Deniz Baykal olayında cinsellik bir "siyasi silah", Korkmaz Karaca olayında bir "rüşvet/ticaret meta", Epstein olayında ise "küresel bir sömürü ürünü" olarak kullanılmıştır. Hepsinin ortak noktası, insan bedeninin (kadın veya çocuk) güç devşirmek için harcanabilir bir nesneye dönüştürülmesidir.
Devlet İçindeki Çatlaklar: Bu suçların işlenebilmesi için devlet otoritesinin ya zayıf olması (1999 depremi) ya da suç örgütleri tarafından ele geçirilmiş olması (FETÖ'nün emniyet istihbaratı) gerekmektedir. İncirlik iddiaları ise devletin egemenliğinin sınırlarını (üslerin denetimi) sorgulatmaktadır.
Cezasızlık ve Örtbas: Baykal kasetinin failleri 11 yıl sonra cezalandırılabilmiştir. Korkmaz Karaca iddiaları yargıya taşınmamış, sadece bir istifa ile geçiştirilmiştir. Epstein dosyasındaki Türkiye bağlantıları ise yıllarca "komplo teorisi" denilerek görmezden gelinmiş, ancak belgeler patlayınca soruşturulmaya başlanmıştır.
Şubat 2026 itibarıyla Türkiye, "Türk Epsteinleri" dosyasının kapağını henüz aralamıştır. Deniz Baykal davası hukuken sonuçlanmış olsa da, o kasetin arkasındaki "tedarikçi" ağ (Karaca iddiaları) aydınlatılmamıştır. Epstein dosyaları ise, Türkiye'nin sadece yerel bir şantaj bataklığıyla değil, küresel bir çocuk ticareti ağıyla da yüzleşmesi gerektiğini göstermektedir. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yürüttüğü soruşturmanın derinliği, Türkiye'nin bu karanlık geçmişle hesaplaşma iradesinin turnusol kağıdı olacaktır. Eğer iddialar doğruysa, Türkiye'den kaçırılan çocuklar meselesi, siyaset üstü bir "insanlık suçu" olarak tarihe geçecektir.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.